İngiliz damat dile küfürle başladı
1 Mayıs 2010 / Halit Çelikbudak (Avrupa Yayın Koordinatörü)

Avrupa'nın önde gelen orkestra yöneticilerinden Howard Griffths, "Türkiye benim ikinci vatanım" diyor. Ankara'da Devlet Opera ve Balesi'nde uzun yıllar başviyolacı olarak çalışan Griffths, Türkiye'nin fahri büyükelçisi gibi çalışıyor.

İngiliz damat dile küfürle başladı

UZUN yıllar Ankara'da Devlet Opera ve Balesi"nde başviyolacı olarak çalışan Howard Griffths, Avrupa'nın sayılı orkestra yöneticileri arasında gösteriliyor. Zürih Oda Orkestrası"nden sonra şim de Brandenburg Devlet Orkestrası şefliğini yapan Griffths mükemmel Türkçesiyle "Türkiye benim ikinci vatanım" diyor. Zürih Balesi"nin başviyolacısı olan olan eşi Semra ve yine kendisi gibi orkestra yöneticisi olan oğulları Kevin Savaş ile adeta Türkiye'nin bir elçisi gibi çalışıyor. Fazıl Say ile birlikte çok sayıda konser de veren ve bon olarak Say'ın İstanbul Senfonisi'nin dünya prömiyörinde orkestrayı yöneten Griffiths'in Hürriyet'in sorularını şöyle cevaplandırdı.


- Sizdeki bu müzik tutkusu nereden kaynaklanıyor ?


- 1950 yılında İngiltere'nin Hasting kentinde doğdum. Müzisyen bir aileden geliyorum. Babam yaşadığımız bölgenin müzik direktörü olarak çalışıyordu. Birçok müzik aleti de çalıyordu. Babaannem de müzisyen bir kadındı. Keman çalardı. Bu yüzden küçük yaşlardan itibaren müzisyen olmak istedim. Keman çalmayı çok istiyordum. Daha sonra Londra'da Kraliyet Müzik Koleji'ne (Royal College of Music London) kabul edildim. 1971 yılında keman bölümünden mezun oldum.


- Eşiniz Semra Grıffiths de Londra'da eğitim yapmış ünlü bir viyolacı. Aynı okulda mı okudunuz ?


- Eşim de Türkiye'den burslu olarak Londra'da Kraliyet Müzik Koleji'ne gelmiş. O da viyola bölümündeydi. Türkiye'den geldiğini öğrendim. Zaten ilk görüşte aşık olmuştum. Ama bir fırsat yaratıp tanışmak istiyordum. Civar kasabalarda konserlere gidiyorduk. Bir defasında arkadaşımla haber gönderdim. Bize katılıp katılamayacağını sordurdum. Kabul edip gelince tanıştık. Arkadaş olduk. Bir daha da ayrılmadık. Londra'da bazen sabahlara kadar sohbet ediyorduk. Birbirimizi iyice tanıdık. Evlenmeye karar verdik.


- Evlenme ile ilgili ilginç anılarınız varmış....


- Semra 1970'de okulu bitirdi. Burslu okuduğu için Türkiye'ye geri döndü. Ben de bir yıl daha okuyup 1971'de bitirdim. Bu arada mektuplaşıyorduk. 1970 sonunda ben ilk kez Ankara'ya gittim. Türkiye o dönemler pek fazla bilinmiyor. Daha önce Türkiye'ye hiç gitmemiştim. Hiç unutmam Noel gecesiydi. Ankara'ya müthiş kar yağmış. Esenboğa'dan şehre zor gitmiştik. Semra 1971'de tekrar Londra'ya geldi. Evlendik. Kaplumbağa olarak tanınan bir Volkswagen otomobil aldık. Türkiye'ye gitmek üzere yola çıktık. Yolda aksilikler peşimizi bırakmadı. Arabamız iki kez bozuldu. Tamir ettirmekten paramız iyice azaldı. Yollarda kampinglerde kalıyorduk. İstanbul'a varınca cebimizde 2 liramız kalmıştı. O günü çok iyi hatırlıyorum. 1 lirasını karşıya geçmek için arabalı vapura verdik. 1 lira ile de çay içtik. Hatta son paramızla çayımızı içerken fotoğraf çektirdik. Karşıya geçtik. Semra'nın arkadaşlarından borç alıp Ankara'ya devam ettik. Semra'nın ailesi ile tanıştım. Onun ailesi de müzisyen bir aile olduğu için bana yani damatlarına çabuk ısındılar.


- Ankara'ya yerleşmeye mi karar verdiniz ?


- Semra zaten burslu okuduğu hemen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda (CSO) viyolacı olarak göreve başladı. Ben de bu arada CSO'da takviye viola çalmaya başladım ama kısa bir süre sonra Ankara Devlet Opera ve Balesi'nde sınava girdim ve başviyolacı olarak çalışmaya başladım. Dokuz yıl eşim ve ben Ankara'da çalıştık. Çok arkadaşlar edindik. Sayısız anılarımız var. Zannedersem 1976 yılıydı. Carl Off'un Carmina Burana'yı çalıyoruz. Şef Gürer Aykal'dı. Gürer Aykal bir ara bana eğilip 'Başım dönüyor, yönetemeyeceğim' dedi. Önce şaka yapıyor zannettim. Ama baktım durum ciddiye benziyor. Hemen batonu alıp şefliği devraldım ve programı aksatmadan bitirdik. İzleyiciler de herhalde temsilin bir parçası zannettiler.


- Türkçe'yi nasıl öğrendiniz ?


- Türkçe'yi tamamen kendi çabalarımla öğrendim. Türkiye'yi, Türkleri çok seviyordum. Arkadaşlarımla da kaynaştık. Önce arkadaşlar bana bir şey öğrettiler. Baktım önce küfretmeyi öğretiyorlar. Asıl lisan gecikecek. Çabalarımı daha artırdım ve Semra'nın da yardımıyla Türkçe'yi iyice ilerlettim. Hangi ülkede yaşıyorsanız o ülkenin lisanını bileceksiniz. Dil bilmem bana daha çok kapıları açtı. Çok sayıda dostluklar edindim. Türkiye'yi ve Türkler'i daha çok sevdim. Türkiye benim ikinci vatanım. Bu arada bir oğlumuz oldu. Adını Kevin Savaş koyduk. O da müzik tahsili yaptı ve şimdi o da orkestra yöneticisi.


Halk evinde çalışmalar yaptı


Howard Grıffiths, Ankara'da çalışırken bir yandan da müzik alanında etkin çalışmalar yapar. Örneğin, Ankara Halk Evi'nde amatör orkestra kurar. Büyükelçiliklerde görevlilerle bir operet hazırlar. Müzik çevrelerinin dikkatini çeker. British Consul'den orkestra şefliği için burs kazanır. Böyle bir burs İngiltere dışında yaşayan bir İngiliz'e ilk kez verilir. Londra'da George Hurst, Zürih'te Erich Schmid, Paris'te Leon Barzin gibi ustaların yanında şefliği iyice öğrenir.


- Zürih'e ne zaman geldiniz ?


- 1980 yılında oğlumuzun da eğitimini düşünerek Türkiye'den ayrıldık. Önce Almanya'ya gelip kısa bir süre Güneybatı Almanya Radyo Senfoni Orkestrası'nda çalıştık. Bu arada Semra da Zürih Balesi'nden teklif aldı ve başviyolacı olarak göreve başladı. Böylelikle İsviçre'ye yerleştik. 1981’de İsviçre’ye geldikten sonra Londra Kraliyet Filarmoni, Zürih Tonhalle, Varşova Filarmoni, Basel Senfoni, İspanya Ulusal, Slovakya Radyo Senfoni, Polonya Oda orkestraları ve London Mozart Players gibi birçok orkestrayı konuk şef olarak yönettim. 1994-1997 yılları arasında Oxford Orchestra da Camera’nın Birinci Konuk Şef’liği yaptım.


* * *


Howard Griffiths, 1996 yılınde Edmond de Stouz'un yerine Zürih Oda Orkestrası'nın hem sanat yönetmeni hem de orkestra şefi olur. 1996/1997 sezonu başında Zürih Oda Orkestrası'nın sanat yönetmeni olan Griffiths, "Bach’tan Stravinsky’e kadar çok geniş bir yelpazede eserler içeren orkestranın repertuvarı, Vanhal’ın senfonileri veya Leitner’in keman konçertoları gibi nadir yorumlanan eserlerin yanı sıra, Ringger ve Schnyder gibi çağdaş İsviçreli bestecilerin eserlerini kapsıyor. Özel projeleri kapsamında Charlie Chaplin’in Sirk, Modern Zamanlar, Çocuk ve Şehir Işıkları gibi sessiz film gösterimlerinde film müziklerini de seslendirdik" diyor.


* * *


2006 yılından itibaren Almanya'da Frankfurt (Oder) kentindeki Brandenburg Devlet Orkestrası'nın sanat direktörü ve şefi olan Howard Griffiths'e, İngiltere Kraliçesi Queen Elisabeth II tarafından 2006 yılında 'Member of British Empire' (MBE) payesi verildi. Adı 2006 yılbaşı günü 'New Year's Honours List' (Yeni yıl onur listesi) yer alan Griffths'e bu paye genç müzisyenleri desteklemesi, İsviçre'deki başarısı dolayısıyla verilen verilirken, bu paye Kraliçe'nin verdiği en önemli ödüller arasında bulunuyor.


* * *


Türkçe'nin yanısıra Fransızca ve İspanyolca'da bilen Griffths'in 70'i aşkın CD kayıtları var. Warner, cpo, Sony, Koch gibi dev müzik şirketleri tarafından çıkarılan kayıtlar çağdaş İsviçreli ve Türk bestecilerin eserlerinden başlayıp 18. ve 19. Yüzyıl müziğine kadar uzanıyor. Ünlü İngiliz klasik müzik dergisi "Classic CD" Gerald Finzi'nin eserlerinin yer aldığı CD'sini "yılın CD"si seçti. Fazıl Say ve perküsyonist Burhan Öcal ile CD kayıtları var.


- Genç müzisyenlere çok önem verdiğiniz biliniyor...


- 2007/2008 sezonundan bu yana Zürih'de Animato Vakfı'nın Sanat Yönetmeniyim. Animato Vakfı 2005'de kuruldu. Amacı genç müzisyenleri desteklemek. Bunun için tüm Avrupa'da müzik yarışmaları düzenleniyor. Konser turneleri destekleniyor. Genç müzisyenlere çok önem veriyorum ve her türlü desteğin sağlanması için çaba sarf ediyorum. 1995'96 yılında İsviçre Gençler Senfoni Orkestrası'nın sanat yönetmenliğini yaptım. Aralarında Güney Afrika'daki Ulusal Gençlik Orkestrası olamk üzere çeşitli gençlik orkestraslarıyla da çalışmalarım oldu.


- Klasik müziği insanlara sevdirmek zor mu ?


- Nasıl insan hemen Şekspir'i okuyup anlayamazsa klasik müzik de öyledir. Klasik müzik için eğitim şart. Onun için biz orkestra yöneticilerine, gazetelere, dergilere ve televizyonlara büyük görev düşüyor. Devamlı açıklamalıyız. Örneğin ben çoğu zaman seyirciye döner şu parçayı çalışıyoruz. Bunun anlamı şudur diye söylerim. Türkiye'de ben sahneye çıkınca birçok izleyici benim Türkçe konuştuğumu bilmediği için hem şaşırıyor hem de seviniyor. Seyirciye dönüp Türkçe olarak eseri kısaca anlattığım zaman daha bir zevkle izlediklerini gözlüyorum. Ayrıca bu çabalarım sadece Avrupa için değil Türkiye için de geçerli. Örneğin, yıllar önce İstanbul Devlet Senfonu Orkestrası ile 23 Nisan Konseri verdik. Konser TRT televizyonundan naklen yayınlandı. Erzurum'da bir köyden telefonla aramışlar ve çocukların bizi izlediklerini bildirmişler. Arada bunu öğrenince ikinci bölümün başında çıkıp o köydeki çocuklarına ekrandan Türkçe selam söyleyip bizi dikkatle izlemelerini söyledim. Daha sonra telefonlarım durmadı. Çocuklara klasik müziği böyle sevdirebiliriz.


- Türkiye'de klasik batı müziğini nasıl görüyorsunuz ?


- Eskiden sadece dört orkestra vardı. Şimdi sayıları iyice arttı. Klasik müziğe karşı ilginin arttığının bir göstergesidir bu. Ama bu alanda eğitim şart. Orkestralar hem konser vermeli hem de insanları bu alanda eğitmeli.



Kaynak: hurriyet.de
Dikkat: Sitede yer alan haberlerin izinsiz kullanılması durumunda yasal işlem başlatılacaktır!